Yazarlar

Hasan Sezer Hasan Sezer

Trabzon’da Üniversitede okuduğumuz yıllardı. Arkadaşlarla Ortahisar mahallesinde bulunan bir kitapevine giderdik. Çalışanlar bir yere gittiğinde de bazı arkadaşlarımız müşterilerle ilgilenirdi. Bu arkadaşlarımızdan biri de Doğan Akuras idi. Kendisi Elektrik- Elektronik  Mühendisliğinde okuyan Doğan, İstanbul’ da doğup büyümüş çok kibar birisi idi. Tüm çevresine hitap ederken; “nasılsın anam”, “yok anam”, “tokum anam” şeklinde hitap ederdi; kısacası çok kibar ve sevecen birisi idi. Bir gün yine kitapevinde idik. Kitap evi çalışanlarından Nurettin abi bir yere gitmişti. Doğan oranın düzenini daha iyi bildiği için tezgâhta duruyordu. O sırada 15-16 yaşlarında bir kız öğrenci dükkândan içeri girerek tezgâhtaki Doğan’a bir şey sordu. Doğan kardeşimiz de her zamanki kibarlığı ile “yok anam” şeklinde cevapladı.

Kız öğrenci geri döndü gitti. Bizler de orada bulunan arkadaşlarla sohbete dalmıştık ki; az önce giden kız yanında 3-4 tane delikanlı ile dükkâna daldılar. Olaylardaki ihtisasım sayesinde gençlerden bir tanesinin elindeki sopayı fark ettim. Tam bu sırada gençlerden bir tanesi kıza dönerek; “bacım sana hangisi laf attı” diye sordu ve Doğan’ı göstermesiyle birlikte ileriye atılarak “ulan sen benim bacıma nasıl ‘anam’ diyerek laf atarsın” deyip vurmaya kalkınca meseleyi hemen anladım ve gençlerin önüne geçtim. Tabii ki o zamanlar bizler de gençtik ve herkese kolay pabuç bırakmayacak kadar olaylarda tecrübe kazanmıştık. Uzatmayalım ileri fırlayan arkadaşa hitaben; “kardeşim ortada bir yanlış anlaşılma var. Kardeşinize kesinlikle laf atma falan yok. Bu kardeşimiz İstanbul’da doğup büyümüş. Konuşurken bize de; ‘Hasan anam, Mehmet anam’ diye hitap eder. Bizde bir anormallik görüyor musun” dedim. Benim bu açıklamamdan sonra gençler ve öğrenci kız kardeşimiz de sakinleşti de bir facianın eteğinden dönmüş olduk. Daha sonra da bu genç kızımızın abileriyle de çok samimi arkadaş olduk.

 

ACABA BEN DE HER ŞEYİ YANLIŞ MI ANLIYORUM?

 

Yıllardır bu ülkede yaşıyorum. Ömrüm çalışmakla geçti. Hâlen de çalışıyorum. Çalışmaya da devam edeceğim. Bunları ağlamak için yazmıyorum. Çalışmazsam geçinmem mümkün değil. Benim gibi milyonlarca insanımız var. Her gün onların arasındayım. Çalışanların kazançları 3 aşağı, 5 yukarı birbirine yakın. Her yüz kişiden 2-3 kişinin diğerlerine göre kazancı iyi olabilir. Şaka olsun diye çok sevdiğim müdür Yüksel Aygörer kardeşime takılırım; “ fabrikada ölürsem, cenaze arabası Mercedes olsun. Sağlığımızda binemedik. Bari öldüğümüzde binelim” diye. Şaka bir tarafa acaba yönetenler mi bu işleri çok iyi biliyor? Yoksa biz mi hiçbir şey anlamıyoruz veya anlayamıyoruz?!.

Konut alımı için tekrardan seferberlik ilan edildi. Aktör sunucu Murat Yıldırım halka hitaben  “tasarruflarınızı yatırıma dönüştürün. Kazançlı çıkın. Türkiye kazansın” diyor. Kampanyaya katılan firmaların konut fiyatlarına bakıyorum. En düşüğü beş yüz bin lira, Sonra bir milyon ve yukarılara doğru gidiyor. Etrafıma bakıyorum ve soruyorum. Bu fiyatlarla konut alabilecekler 3 ya da 4’ü geçmez. Kabul etsek de etmesek de çalışan reel kesimin kazancı 2 bin lira ile 4 bin lira arasında değişiyor. Bunların içinde mühendis, tekniker, işletmeci vs. gibi belirli bir eğitim düzeyi olanlar da var. Ve bu insanlar toplumun içinde bir şeyler üretilmesine katkısı olan insanlar. Büyük çoğunluğunun da eve ihtiyacı var. Ya bu insanların gelir seviyelerini arttırmak zorundayız; ya da bizlerin de alabileceği içerisinde oturulabilecek konutlar üretmek. Yılda 15 bin liradan, 5 yılda 75 bin lira biriktir. 15 bin lira da devlet verecek demekle bu işler olmuyor.

Bırakın 5 seneyi yaptığınız bu kampanyalarda ülkenin,  bu üreten, sabreden ve çalışan kesimine hitap edecek hiçbir projeniz niçin yok. Ben yanlış söylüyorsam, şöyle halkın arasında bir dolaşın. Hiçbir şey yapamıyorsanız; TOKİ kuralarına katılanlara ilaveten hiç evi olmayan ve uygun şartlarda ödeme yapabilecek insanımızın listesini gerçekçi  tanzim edin ve bu insanları da ev sahibi yapın. Bu güne kadar her darbe, her ekonomik kriz dar gelirliyi vurdu. Birileri nedense bu darbelerden hep büyüyerek çıktı.

 

 

BİRAZ DA BİZ ÖLELİM!

 

Nasrettin Hoca’yı bir yemeğe davet etmişler. Ev sahibi de muzip birisiymiş. Sofraya bir tas çorba gelmiş. Hocaya çatala benzer bir şey veren ev sahibi, eline aldığı kepçeye benzer kaşığı çorbaya daldırır, her defasında da “oh öldüm, oh öldüm” dermiş. Nasrettin hoca çatalı sallasa da boşa sallar dururmuş. Ev sahibi yine kaşığı sallayıp “ oh öldüm” derken; hoca ev sahibinin elinden kaşığı alarak; “Hep sen ölüyorsun. Bırak biraz da biz ölelim” demiş.

Resmin üzerinde sağa ve sola kaydırarak
bir önceki veya bir sonraki resme
geçiş yapabilirsiniz.

KÜNYE | İLETİŞİM | REKLAM | GİZLİLİK İLKELERİ | KULLANIM ŞARTLARI | PRIVACY POLICY |